22 Temmuz 2012 Pazar

Kalp sağlığınız için yumurtayı doğru tüketin


Kalp sağlığınız için yumurtayı doğru tüketin

Ancak yapılan son araştırmalar gösteriyor ki,  gıdaların içindeki kolesterol miktarlarının kan kolesterol düzeylerine etkisi yüksek olmuyor.
Bir dönem kolesterolün sorumlusu olarak da görülen yumurta, ölçülü tüketildiğinde kalbe zarar vermiyor. Üstelik kalbi koruyucu nitelikte olan birçok vitamin, folik asit ve mikrobesleyicileri içeriyor. Anadolu Sağlık Merkezi İç Hastalıkları ve Kardiyoloj Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, yumurta tüketimi ve kalp sağlığına ilişkin bazı noktalara dikkat çekiyor. 
Prof. Dr. Nevrez Koylan, kolesterolü asıl yükseltenin gıdaların içindeki doymuş ve trans yağlar ile gıdanın şeker- nişasta içeriği olduğunu belirtiyor.
Yumurta sarısının yüksek miktarda (yumurta başına ortalama 212 mg) kolesterol içerdiğini belirten Prof. Dr. Koylan, ancak bu kolesterolün, kan kolesterolünü son derece sınırlı ölçüde etkilediğinin altını çiziyor: “Yumurtada kolesterol dışında yüksek miktarda protein (yumurta başına 6 gr) ve hepsi de kalp hastalığından koruyucu nitelikte olan B2, B12 ve D vitaminleri ile folik asit ve daha başka pek çok mikrobesleyici de bulunuyor. Söz konusu mikrobesleyicilerin arasında hafızayı koruyucu etki eden kolin ile görme kaybını engelleyici etki gösteren lutein ve sıralanabilir.”
Bir çok gıdada zaten yumurta bulunuyor
İç Hastalıkları ve Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, sağlıklı bireylerin günde bir yumurta tüketmesinde sakıncası olmadığını ifade ediyor. Şeker hastaları için ise günde bir yumurtanın çok hafif de olsa riski artırabileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Koylan, “diyabeti olanların veya kalp krizigeçirmiş olanların daha çok yumurta beyazı yemelerini, yumurta sarısını ise haftada üç defadan daha fazla tüketmemelerini öneriyor.
 “Ancak yumurtanın zararı olmaması, sucuklu yumurtanın veya üç yumurtalı omletlerin faydalı olduğu sonucunu çıkarmaz” diyen Prof. Dr. Nevrez Koylan, yumurtanın ayrıca kek, pasta ve daha pek çok gıda da kullanıldığını hatırlatarak, tüketimin ona göre ayarlanması gerektiğini vurguluyor. 
Haşlamayı tercih edin
Yumurtanın pişirilme şekline de özellikle dikkat çeken Prof. Dr. Nevrez Koylan, yumurtanın yağda pişirilmemesini, haşlama ya da suda pişirmenin tercih edilmesi gerektiğinin altını çizerek şöyle devam ediyor: “Sonuçta yumurta da dikkatli tüketildiği takdirde yararlı bir gıda maddesidir. Tüm gıdalarda söz konusu olduğu şekilde bilinçli ve ölçülü tüketimi en iyisidir.” 

Kümeli’den sağlıklı bir ramazan geçirmenin sırları


Kümeli’den sağlıklı bir ramazan geçirmenin sırları


Sağlıklı ve formda bir yaz ve Ramazan geçirmek isteyenler için önerilerde bulunan SEK’in Beslenme Uzmanı Taylan Kümeli, sıcak yaz ayları ve Ramazan’da doğru beslenmenin büyük önem taşıdığını belirtti. Kümeli, oruç tutanların metabolizmasının farklılaştığı bu dönemde beslenme alışkanlıklarında özel değişiklikler yaparak, sağlıklı bir yaz mevsimi geçirmenin mümkün olduğunu belirtti. 
Tat Konserve Sanayii A.Ş. çatısı altında faaliyet gösteren SEK markası adına yaz mevsimi ve Ramazan ayında sağlıklı beslenme yöntemleriyle ilgili çalışma yapan Beslenme Uzmanı Taylan Kümeli, sıcak yaz mevsiminde ve Ramazan ayında süt ve süt ürünleri tüketiminin metabolizma açısından büyük önem taşıdığına dikkat çekiyor. 
 
Ramazan ayında oruç tutanların metabolizmasının farklılaştığına işaret eden Kümeli, yeterli ve dengeli beslenmenin sağlıklı olmanın ilk şartı olduğunu belirterek, vücut direncinin düşmemesi için Ramazan ayında da bütün besin gruplarından yeterli ve dengeli bir şekilde tüketmek gerektiğinin altını çiziyor. 
 
Yapılan araştırmalarda, Ramazan ayı boyunca bireylerin %39,4’ünde, Ramazan Bayramı’nda ise %8,9’unda yorgunluk-halsizlik görüldüğünü belirten Kümeli, sözlerini şöyle sürdürdü; “Yine Ramazan ayı süresince bireylerin %24,4’ünde unutkanlık, dalgınlık, dikkatsizlik ve durgunluk, %28,3’ünde uykuya meyil, %22,8’nde baş dönmesi, %20’sinde çalışma isteksizliği, %6,7’sinde ise kabızlık sıkıntısı oluştuğunu gözlemliyoruz. Metabolizmadaki değişiklikten kaynaklanan bu sorunlar sağlıklı ve dengeli beslenildiğinde azalır; kişi hem bedenen, hem de ruhen kendini çok daha iyi hisseder” diye konuştu. Kümeli, sağlıklı bir yav mevsimi ve Ramazan geçirmek isteyenlere şu önerilerde bulundu:
 
 Sağlıklı bir yaz ve Ramazan geçirmek için nelere dikkat etmeliyiz?
 
•  Mutlaka sahura kalkılmalı, sahur yemeklerinde seçilen besinler yüksek enerji içeren ve kolay hazmedilecek besinler olmalı. 
 
•  İftarda, boş mideye birden yüklenilmemelidir. Orucunuzu mutlaka öncelikle oda ısısında su içerek açın. İftariyelik olarak nitelendirilen yiyecekleri (hurma, peynir, zeytin, pastırma) tadımlık (1 el kadar) pideyle yedikten sonra, hafif bir yemek olan çorbayı 1 kase yavaş yavaş tüketin. Yemeğe biraz ara verdikten sonra özellikle Ramazan’ın ilk haftasında zeytinyağlı bir sebze yemeği ve salata ile iftarınızı tamamlayabilirsiniz. 
 
• Sahur ve iftarda sıvı alımı çok önemli, iftardan sahura kadar olan saat aralığında azar azar sık sık su tüketmeli, mideyi dinlendiren, hazmı kolaylaştıran ıhlamur, nane, rezene, papatya gibi bitki çayları, taze sıkılmış meyve ve sebze suları, komposto, gibi içecekler içmelisiniz. Yine sahurda ayran ve kefir tüketmek hem doyurucu hem de sıvı alımına yardımcı olduğu için doğru bir seçimdir. Bitki çaylarını sıcak suyla demledikten sonra soğutup içine dilimlenmiş limon, kabuk tarçın, elma dilimleri koyarak için.
 
•  Sade veya naneli ayran, oruç sonrası tansiyonu dengelemesi açısından son derece faydalı. 
 
•   Ramazan sofralarının vazgeçilmezi tatlılardır. Yaz dönemi olması sebebi ile şerbetli tatlılar ağır gelebilir. Onun yerine daha hafif sütlü tatlılar midenize daha iyi gelecektir.
 
• İftar ile sahur arasına küçük ara öğünler eklenmeli, böylece bir hem bir defada fazla miktarda yemenin vereceği olumsuzluklar engellenmeli hem de yavaşlayan metabolizmaya destek olunmalı.
 
•   Özellikle kızartmalardan, mayalı besinlerden (hamur işlerinden), aşırı şeker ve yağ içeren besinlerden, şerbetli tatlılardan, çok tuzlu veya baharatlı yemeklerden, bal/kaymakdan uzak durulması, gece oluşabilecek hazımsızlıklardan, mide yanmalarından, reflüden ayrıca kilo alma problemlerinden koruyacaktır.
 
•Kan şekerini hızla yükselten besinler yerine posa miktarı fazla olan besinler (kepekli ekmek, çok tahıllı ekmek, çavdar ekmeği, kepekli makarna, kepekli pirinç, sebze, meyve, kuru baklagiller, ceviz, fındık, badem gibi yağlı tohumlar gibi) tokluk hissi sağladığı için tercih edilmeli.
 
•  Sebze ve meyve tüketimine dikkat edilmelidir. Her gün en az 5 porsiyon sebze ve meyve tüketilmesi vücudun bu dönemde artan vitamin ve mineral ihtiyacının karşılanması ve kabızlığın engellenmesi açısından önemli.
 
• Besinlerin çok sıcak servis edilmemesi de bir diğer önemli kuraldır. Kahvaltılıklardan sonra servis edilen sıcacık çorbalar mide rahatsızlıklarına neden olabilir, gaz yapıcı etki gösterebilir. Bunun önüne geçmek için ise yemekleri ılık/sıcak arası servis etmek ve mümkün olduğunca bolca çiğnemekte yarar var. 
 
• Yavaşlayan metabolizmayı hızlandırmak, kilo alışını engellemek için fiziksel aktivite artırılmalı. Aç karnına ve/veya oruçlu iken spor yapılmamalı.
 
• Ramazan ayında öğün sayısının ve saatlerinin vücudun alışılmış beslenme ritminin çok dışına çıkması nedeniyle vücutta halsizlik, yorgunluk, baş ağrısı, baş dönmesi, unutkanlık, dalgınlık, dikkatsizlik, uykuya meyil, sinirlilik, hazımsızlık, şişlik, ekşime gibi değişiklikler meydana gelebilir. Yavaşlayan metabolizmanın vücuda verdiği olumsuzlukları en aza indirmek için bu dönemde beslenmede birtakım değişiklikler yapılmalı. 

Ramazanda acillik olmayın



Yılın en sıcak günlerinde ramazan ayını yaşayacağız, eğer sağlık probleminiz yoksa, düzenli ilaç kullanmanız gerekmiyorsa ramazan ayını sağlıklı geçirmek, acillik olmamak ve kilo artışı yaşamamak için nelere dikkat edelim?

1.Sahura illaki kalkalım, iftarda yavaş yemeğe özen gösterelim
Sahurda kompleks karbonhidratlı yiyecekler yemeğe çalışalım ki gün boyu kendimizi daha enerjik hissedelim; tam buğday unundan ekmek veya pide, yanında peynir, zeytin, yumurta ve sütle veya bulgur pilavı yanında peynir veya yoğurtla dengeleyebiliriz. Söğüş ve salata tüketimi de tokluk hissi ve sindirim sisteminin çalışması için önemli. Mümkün olduğu kadar kızartmalar, şarküteri ürünleri, mayalı ve yağlı besinlerden uzak durmakta fayda var.

İftarda orucu su ile açalım ve sonrasında soğuk veya sıcak bir çorba ve yanında 1dilim ekmek veya pide ile devam edelim. Mümkün olduğu kadar çorbadan sonra yaklaşık 20-30 dakika kadar bir ara verdikten sonra etli sebze yemeği veya ızgara et yanına salata veya kurubaklagil yemeği ve yanında yoğurt, çok az pilav veya makarna veya ekmek ile devam edebiliriz. Meyve veya tatlıyı yemekten hemen sonra değil yaklaşık 1,5-2 saat sonra tüketmeye çalışalım.

2.Asla tek öğün yemeyelim
Az az ve sık sık beslenme hem kilo verme diyetlerinde hem de sağlıklı bir beslenme örüntüsü için çok önemli. Ramazan süresince normal beslenme düzenimiz günde 5-6 öğünden asla 1 öğüne düşmemeli, günde sadece 1 öğün yemek en tehlikelisi. Öğünleri iftardan uyku zamanına göre ayarlıyoruz ki sağlık problemleri yaşanmasın. Sahura kalkmak önemli çünkü günler uzadıkça kan şekeri düzensizliği daha çok görülebilmektedir. Sonrasında kişi kendini yorgun, halsiz hisseder, tansiyon, baş dönmesi , konsantrasyon problemi yaşanabilir. Diyetisyen Özlem Sert Aydın

3.Su tüketimi önemli
Oruç tutan kişilerin sıvı alımı her zamankinden biraz daha fazla olmalıdır. Ortalama 2-2,5 lt suyu yemeklerle beraber değil aralara dağıtarak tüketmeye çalışmalıyız. Çay ve kahveyi iftardan yarım saat sonra tüketmek daha sağlıklı olacaktır. Sahurda ise bitki çaylarını tercih edebiliriz.

4.Uzak durmamız gereken besinler
Malesef çoğu kişi için oruç tutmak sağlıksız beslenme ile eşdeğer yaşanmakta. Bunun yanı sıra ramazan yıl içerisinde en fazla kilo alınan da dönem. 

Mümkün olduğu kadar yağlı, şerbetli, hamurişi tatlılardan uzak durup yerine sütlü veya meyveli tatlıları tercih etmenizi öneririm. 

Kızartmalardan, yağlı yiyeceklerden, şarküteri ürünlerinden uzak durun. 

Kızartma yerine sebzeleri fırında veya ızgara yapabilirsiniz, hem lezzetli hem de daha sağlıklı olacak. 

Tuzlu yiyecekler yaz aylarında en çok yaşanan problemlerden biri olan ödemi tetikler. Yemekleri az tuzlu tercih etmek yine önemli. 

Kola ve asitli içecekler yerine ayran, soda, limonata, buzlu çay tüketebilirsiniz.

Diyetisyen Özlem Sert Aydın
www.ozlemsert.com

Küçük ama can yakacak kadar büyük bir hastalık!


Küçük ama can yakacak kadar büyük bir hastalık!


Anal Fissür Hastalarına Müjde: Botoksla Bu Hastalıktan Kurtulabileceğinizi Biliyor muydunuz?
 
Özellikle uzun süreli kabızlık yaşayanlarda en sık görülen rahatsızlıkların başında anal çatlaklar var. Görünürde küçük de olsa ciddi sıkıntılara neden olan anal çatlakların nedenlerini ve sondönemlerde cerrahi tedaviye alternatif olarak uygulanan botoks tedavisini Hisar Intercontinental Hospital Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. İlker Abcı ile konuştuk…
 
Anal fissür (çatlak) nedir?
 
Anal fissür (çatlak), makatın çıkışında, çatlak şeklinde oluşan bir yara sonucu dışkılama sırasında ve sonrasında şiddetli ağrıya ve bazen kanamaya neden olan hastalıktır. Görünüş olarak küçük olmasına karşın verdiği rahatsızlık çok belirgindir. Çatlak en çok arka orta hatta oluşur. İlk bir aylık dönemdeki yırtıklara erken (akut) anal fissür, daha uzun süreli çatlaklara ise kronik anal fissür denir. Kadın ve erkekte aynı oranlarda ve her yaş grubunda görülebilir.
 
Anal fissür neden oluşur?
 
Henüz tam olarak belirlenememişse de uzun süreli kabızlığın, doğumun, Crohn hastalığı ve ülseratif kolit gibi iltihabi barsak hastalıklarının çatlakların oluşumunda ve devamında etkili olduğu bilinir. Hastaların çoğunda şikayetlerin başlamasından önce büyük ve sert bir dışkılama hikayesi veya ishal sırasında sık barsak hareketlerinin oluşu hastalığı başlatan olaydır. Rektal bir termometrenin yerleştirilmesi, lavman cihazının ucu; hatta rektum ve anüsün muayenesinde kullanılan bir endoskop anal fissür meydana gelmesi için yeterli bir travma oluşturabilir. Çok sıkolmasa da hamilelik, bir doğum olayı sırasında genital bölgede oluşan travma sonucu çatlak oluşabilir. 
 
Anal fissürün belirtileri nelerdir?
 
Hastaların çoğunda anal ağrı ve özellikle ağrılı dışkılama görülür. Ağrı, dışkının çıkışı sırasındagenellikle yırtılır, kesilir gibi veya yanma şeklinde hissedilir. Ağrı, anal kanaldaki lezyonun büyüklüğü ile orantılı değildir. Çatlak küçük; ama ağrısı şiddetli olabilir. Ağrı dışkılamadan hemen sonra kısa sürede bitebilir veya devamlı olabilir. Bazen dışkılama işlevini başlatmayı durduracak kadar kabızlık oluşturabilir. Büyük, sert dışkının geçişi çatlağın daha da ilerlemesine veya devam etmesine neden olur. Bunlara ek olarak kanama, kaşıntı ve üriner şikayetler olabilir. 
 
Anal fissür, makattan olan ağrılı kanamaların en sık görülen sebebidir. Genellikle küçük miktarlarda, parlak kırmızı, bir kaç damla halinde veya genellikle tuvalet kağıdına bulaşma şeklinde kanama görülür. Kanama bazen daha fazla, damlama şeklinde tuvalete boşalabilir. Genellikle kansızlığa sebep olmaz. Kaşıntı, anal ülserasyondan kaynaklanan akıntı nedeniyle oluşur ve hastaların % 50’sinde görülür. Anal fissürden kaynaklanan ağrı bazen sık idrar yapma, hatta idrar yapamama ile sonuçlanabilecek kadar idrar yolu şikayetleri ile seyredebilir. Çatlak şeklindeki yara 4-5 haftadan fazla devam ederse, çatlak hattı önünde hemoroide (basur) benzer bir deri uzantısı oluşur; buna bekçi meme denir. Çatlak daha da derinleşir ise ağrı ve kaşıntı artar ve kronik fissür oluşur. Ağrı saatlerce, hatta gün boyu devam edebilir. Kanama seyrektir. Bazen her tuvalete çıkışta kanama olabilir ve kağıda bulaşır tarzdadır; hemoroidlerdeki gibi püskürür tarzda değildir. 
 
 
Anal fissür nasıl tedavi edilir?
 
Anal fissürün tedavisinde kabızlıktan korunma çok önemlidir. Bunun için bol meyve, sebze tüketilmelidir. Kadınlardaki anal fissür, genellikle doğum travması veya doğumdan sonraki ilk günlerde oluşan kabızlıkla ilgilidir. Anal fissür bir şekilde oluşmuşsa diyet, dışkı yumuşatıcı ilaçlar, kısa süreli topikal kremler, sıcak su oturma banyolarına 3 hafta kadar devam edilmeli, ağrı varsa ağrı kesiciler verilmelidir.
 
Erken fissürlerde ilaç tedavisinin başarı şansı, dikkatli bir uygulama ile % 80'dir. Ancak fissür kronikleşmiş, çatlak derin ve zemini çok sert, bekçi meme gelişmiş ise bu tür tıbbi tedavi % 50 başarısız kalır. Kronikleşmiş anal fissürde tedavi, tıbbi veya cerrahi yolla anal spazmın giderilmesi esasına dayanır. Tıbbi tedavi ile geçici rahatlama sağlansa da, esas tedavi cerrahi müdahale ile sağlanır. 
Cerrahi tedavide altın standart internal sfinkterotomi denilen lokal veya genel anestezi ile yapılan makatın iç kasının kesilerek gevşetildiği ameliyattır. Bu yöntemle bölgedeki basınç düşürülür. Ameliyattan sonra çatlakların %97 ile %100’ü tamamen iyileşir. Hastaların %90’ından fazlası 48saat içerisinde ağrıdan kurtulurlar.
 
Ayrıca anal fissür tedavisinde lokal olarak kullanılan merhemler anal kanaldaki basıncı azaltarak etkili olmakta, etkisinin çabuk geri dönmesi, ilacın olumlu etkisinin hızlı bir şekilde ortaya çıkması, böyle bir tedavi ile fissür vakalarının bir kısmında cerrahi tedaviye gerek kalmaması, başarısızlık olmasının hastada herhangi bir zarar meydana getirmemesi ve yan etkilerinin son derece az, önemsiz olması nedeniyle günümüzde tercih edilmeye başlayan tedavi yöntemleri olmaya başlamıştır. Günümüzde yeni bir uygulama ile anal fissür hastalarına cerrahi tedaviye alternatif olarak Botulinum toksini (Botox) injeksiyonu yapılmaktadır. İşlem anestezi gerektirmeden poliklinik şartlarında uygulanmakta ve işlemden hemen sonra hastalar evlerine gönderilmektedir. Bu yöntem, herhangi bir anestezi gerektirmemesi, ağrısız olması ve ameliyata göre uygun maliyeti ile alternatif bir seçenek olarak görülebilir.

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Zaman Çizgisinin İçinde Kaybolmayın



Son zamanlarda çok fazla duyulur oldu '' anda kalın, anın tadına varın'' gibi sözler. Evet güzel bir şeydir bulunduğun anın farkındalığıyla, tad alarak yaşamak, o anın güzelliklerini görmek, duygusunu hissetmek. Ancak an anda kalırken farkındalığınızı yitiriyorsanız sürekli zaman çizgisinin içinde kayboluyorsunuz demektir. Dış etkenlere göre nehirde sürüklenen bir yaprak gibi giderken, anın hazzına fazla kapılır önünü göremez ve seçim yapamaz olur kişi. Anda kalmak iyidir ama bir andan diğer ana geçmesini ve seçmesini bilmek gerekir, etrafında ,içinde olup bitenin farkında olmak gerekir.
Zaman çizgisinin içinde olmak, tüm hayatınızı o an karşınıza çıkan ne varsa onun içine girerek diğer dünyayı umursamadan, fark etmeden yaşamanız demektir. Kolay kolay program yapamazsınız, yapsanız da uyamazsınız, hep bir şeyleri kaçırırsınız, çoğu zamanda olmadık işler için fazla zaman harcarsınız. Ara sıra zaman çizgisinin dışına çıkıp etrafınızda olup bitenleri ve kendi durumunuzu gözlemleyebilmelisiniz. Gireceğiniz anları seçebilirsiniz. Karşınıza çıkan işlere, olaylara, kişlere dalıp giderseniz kendi kontrolünüzü kaybedersiniz.
Daha önce yazdığım '' siz hiç kendi filminizi seyrettiniz mi'' egzersizini tekrar gözden geçirebilirsiniz. Ara sıra kendinizi bir adım geriye alıp nerede durduğunuza ve nereye gitmek istediğinize bakabilirsiniz. Sonra da hangi ana girmek istiyorsunuz buna karar verebilirsiniz. Tabiiki girdiğiniz andan çıkıp başka bir ana girmek de sizin kontrolünüzde olmalı. Düşünsenize işe gidiyorsunuz ve o gün bir kaç arkadaşınız arka arkaya sizi ziyarete geliyor. Siz de onları görme sevinciyle gün boyu onların anında kalıp günü bitiriveriyorsunuz. Sonuç : daha önemli olan işleriniz aksadı. Ya da bu akşam dinlenmek üzre eve giderken bir telefon geliyor '' arkadaşlarla toplanıyoruz hemen gel'' diyor. Hoooop o anın içine atlayı veriyorsunuz. Sonuç: Dinlenemiyorsunuz. Ne oldu? Ama eğlendim! Ama ihtiyacın olan eğlenmek değil dinlenmekti, peki ona ne oldu? Asıl ihtiyacın giderilmemiş bir şekilde hala orada bekliyor. Buna benzer pek çok ihtiyaç, istek, plan tamamlanmamış bir şekilde hayatınızda yarım kalarak bekliyor.
Bir andan diğer ana geçmeniz için hep başkaları, olaylar veya durumlar sizi yönlendiriyorsa büyük bir sorununuz var demektir. Hiç bir zaman kendi hayatınızı yaşayamazsınız. Aslında bir şeyleri yakaladığınızı, zevk aldığınızı sanarken kendi hayatınızı ıskalarsınız. Hayatta ne kadar çok seçeneğinizin olduğunu göremezsiniz. Kendi vizyonunuz olmaz, olsada hayata geçiremezsiniz.
Evet anda kalmak güzeldir ama anlarınızı kendiniz seçin, değerli anları seçtikçe değeriniz artacaktır. Bugün kendinize bir iyilik yapın ve değerli bir anın tadını çıkarın :) Sadece istediğiniz, ihtiyacınız olan bir anı seçin ve yaşayın. Tabii ne zaman o andan çıkacacağınızı ve hangi ana girmek istediğinizi de siz seçin. Farkındalıklı AN'lar diliyorum :)
Sevgiyle ve sağlıkla ilerleyin...
NLP uzmanı ve Yaşam Koçu
Arzu Bıyıklıoğlu
www.arzubiyiklioglu.com

Ramazan'da cinsellik günah mı?

Ramazan'da cinsellik günah mı?

Ramazan'da cinsellik günah mı? Bu hep aklı kurcalayan bir sorudur. Ramazan ayının yaklaşmasıyla alevlenen “Ramazan'da cinsellik” konusunda, basın açıklamalarıyla ve anket çalışmalarıyla ülkemizde gündem yaratabilen Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği (CİSED) yeni bir basın açıklaması yaptı. İşte çarpıcı başlıklar:

Ramazan ayında cinsellik bir suç, bir günah ya da çok kötü bir eylemmiş gibi algılanabiliyor

Cinselliğin ülkemizde hala bir tabu olduğunu ifade eden CİSED Genel Başkanı Dr. Cem Keçe; “Cinsellikte topluma hâkim olan abartılmış ayıp, yasak ve günah kavramları, kişinin nikâhlı eşiyle yaşadığı normal cinsel ilişkileri bile gölge altına alabiliyor. Bunun en güzel örneklerinden biri Ramazan ayında yaşanan cinsellik tartışmalarıdır. Ramazan ayında cinsellik çok yanlış bir şekilde, sanki bir suç, bir günah ya da çok kötü bir eylemmiş gibi algılanabiliyor ve bu da cinsel dengenin bozulmasına yol açabiliyor. Cinsel dengenin bozulmasıyla sadece cinsel hayat değil, toplumsal yapımızı bir arada tutan saygı, güven ve en önemlisi sevgi kavramı da olumsuz etkilenebiliyor. İyi dengelenmiş bir ilişki hiç kimsenin ruhsal, düşünsel, duygusal veya cinsel olarak diğerine hükmetmediği bir ilişkidir. Ancak, günümüzde herhangi bir çift için cinselliği dengeli bir şekilde ifade etmek ve yaşamak çok zordur. Bu durum sevgisiz, saygısız ve birbirine güvenmeyen bir toplum haline gelmemizin de bir sonucudur. CİSED olarak; ilişkilerimizin sevme ve denge durumundayken, cinselliğimizin sevgi dolu ve dengeli olacağına inanıyoruz. Yaklaşan Ramazan ayının; sevgiyle, huzurla, güvenle, yardımlaşmayla ve şefkatle, Türk insanını ihtiyaç duyduğu bu alanlarda desteklemesini ve cinsel hayatlarında dengeli bir alana taşımasını bekliyoruz. Birlik ve dayanışmanın pekiştiği, insanlarımızı birbirine daha çok yakınlaştıran, günlük kaygı ve sıkıntılardan uzaklaştıran, yardımlaşmaların arttığı, barış, kardeşlik ve hoşgörünün yaşanmasına vesile olan Ramazan ayı; geleceğe olan güvenimizi tazeleyen çok özel günlerdir. Bu nedenle Ramazan ayının yarattığı birlik ve dayanışma alışkanlıklarıyla, başta cinsel hayat olmak üzere, tüm yaşamda iyiye ve güzele yönelmek gerekir. Türk halkının daha sağlıklı ve mutlu bir cinsel yaşama sahip olması, cinsel sorunlarımızın aşılması, bireyin ve ailenin cinsel sağlığının iyileştirilmesine katkıda bulunma, cinsel konularda bilgisiz ve eğitimsiz hızlı nüfus artışına engel olma, temel insan haklarından olan cinsel sağlık, aile planlaması, üreme sağlığı ve eğitimi konularında hepimize her geçen gün daha fazla görevler düştüğüne inanmaktayız. Bu yüzden Ramazan ayını önemine ve ruhuna uygun olarak yaşamalıyız. Dünyada ve ülkemizde zaman zaman meydana gelen deprem, tusunami gibi doğal afetler, terör, savaş ve cinsel yolla bulaşan hastalıklar sonucu birçok insan hayatını kaybetmiş, yaralanmış veya yakınını ve yuvasını kaybederek ortada kalmıştır. Bu durum insanlığı büyük acılarla karşı karşıya getirirken, bizlere de daha önce yaşamış olduğumuz felaketleri ve bize uzanan yardım ellerini hatırlatmıştır. Öyle inanıyoruz ki; bu hatırlayış, Ramazan ayında dargınlıkları, kırgınlıkları bir yana bırakarak barış ve hoşgörü içerisinde, sevgi ve saygı ile bizi, birbirimize daha sıkı bağlayacaktır. Yoksullara, öksüz ve yetimlere, düşkün ve yaşlılara, huzurevi sakinlerine, engellilere, sokak çocuklarına, şehit ailelerine, öğrencilere, gurbettekilere, hastalara ve ilgiye muhtaç herkese Ramazan ayının güzelliklerini yaşamanın ve yaşatmanın küçük bir fırsatını sunmamız gerekiyor.” dedi.

Ramazan ayı, cinselliği yasaklamadan kalpleri arındırma zamanıdır

Ramazan ayının cinselliği yasaklamadan kalpleri arındırmak için bir fırsat olabileceğini söyleyen CİSED Genel Sekreteri ve CİSED Medya ve Halkla İlişkiler Koordinatörü Psikolog Serap Güngör; “İslam inancına göre; oruçluyken cinsel ilişkiden kaçınılmalı ve iftarla imsak arasında ilişkiye girilmelidir. Ruhsal ve bedensel bir arınma yaşanması gereken Ramazan ayında cinselliği yasaklamak yerine; gönüller ve beyinler arındırılarak huzurlu ve dengeli bir ruh hali yaratılmaya çalışılmalıdır. Doğadaki bütün canlılara şefkat ve merhamet esasının egemen olması gereken Ramazan ayı boyunca, sağlıklı ve mutlu bir cinsellik yaşanabilir. Kişi beynini kapatarak duygularına odaklanabilir, endişe, korku ve kaygılarını bir tarafa bırakarak anın tadını çıkarabilir. Çünkü insanın maddi ve manevi gelişmesinin yanı sıra ruh ve beden sağlığının korumasında önemli bir yer tutan cinsellik; İslam dini tarafından, insan doğasının en temel ihtiyaçlarından biri olarak görülmüştür. İnsanlar için cinsel arzu ve istekler; açlık, susuzluk gibi doğal olgulardır. Bu nedenle arınma ve arındırma ayı olan Ramazan'da, insanlar cinselliği yasaklamadan; gönüllerini, kalplerini ve beyinlerini arındırmalıdır. İçlerindeki kötü duygu ve düşüncelerden kurtularak olumsuzlukları bir kenara bırakmalı, cinsel yaşam ve partnerleriyle ilgili iyi düşüncelere sahip olmaya gayret etmelidirler. İftar sonrası tokluk hissiyle beraber cinsel isteğin artması sık rastlanan bir durumdur. Çünkü insanın temel dürtüleri olan yemek, içmek, barınmak, korunmak ve cinsellik bir zincirin halkaları gibidir. Ancak aşırı yemek yiyerek, tok karnına veya soğuk içecekler içtikten ya da dondurma yedikten sonra cinsel ilişkiye girmek sağlıklı değildir. Hazımsızlık ve soğuk yiyecekler cinsel enerjide dengesizliğe yol açabilir. Aşırı tok karın performans düşüklüğünden başarısızlığa kadar birçok cinsel soruna neden olabilir. Bu nedenle iftardan hemen sonra cinsel ilişkiye girilmemesi gerekir.” dedi.

Sigarayı bırakmak için ramazan iyi bir fırsat

Türkiye Halk Sağlığı Kurumu Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Mustafa Öztürk, sigarayı bırakmak isteyenler için ramazan ayının iyi bir fırsat olduğunu söyledi.
Öztürk, yaptığı açıklamada, sigarayı bırakmayı düşünen tiryakilerin, ramazan’dan önce kendilerini buna psikolojik olarak hazırlamaları gerektiğini söyledi.
Sigaranın bir ”dost” olarak görülmekten vazgeçilmesi gerektiğini belirten Öztürk, ramazan ayının sigarayı bırakmak için iyi bir fırsat olduğunu söyledi. Ağır tiryakilerin bile ramazan süresince oruç nedeniyle 10-15 saat sigaradan uzak kalabildiğini anlatan Öztürk, ”Bir ay süresince bu kadar uzun süre bu kötü alışkanlığından uzak durmayı başarabilen bir kişi, sigarayı bırakmayı düşünmelidir” dedi.
Sigara yerine tespih
Oruç nedeniyle sigara içmeyen tiryakilerde el titremesi ve heyecan gibi ataklar görülebileceğine dikkati çeken Öztürk, şunları belirtti:
”Sigarasızlık nedeniyle görülen bu ataklar 20-25 saniye sürer. Atak süresince sigara içilmediği taktirde bu istek geçiyor. Tiryakilerin işte bu sırada farklı şeylerle meşgul olmaları gerekir. Mesela bir tespihle ilgilenirlerse bu süreyi daha kolay atlatabilirler. İftardan sonraki birkaç saat kontrol edildiği takdirde de kendi iradeleriyle sigarayı bırakabilirler.”
Sigarayı bırakmak isteyenlerin ilaç desteği de alabileceğini hatırlatan Öztürk, özellikle günde bir paket ve üzerinde sigara tüketenlerin hekim desteğine başvurabileceklerini söyledi.
Öztürk, ramazan öncesinde ve ramazanda sigarayı bırakmak isteyenlerin Sağlık Bakanlığı’nın 171 numaralı sigara bırakma danışma hattını arayarak yardım isteyebileceklerini belirtti.

17 Temmuz 2012 Salı

Çekirdek çitlemek dişinize zarar mı veriyor?


Çekirdek çitlemek dişinize zarar mı veriyor?

Türk halkının geleneksel kuruyemişlerinin başında gelen çekirdek, uzun süre dişin aynı bölgesinin kullanılması nedeniyle diş minesi üzerinde kronik (uzun süreli) iritasyona neden olur.  Bu alışkanlık, üst ve ön alt önkesici dişler üzerinde çentik şeklinde erozyonlar oluşturur.  Ortodontist Diş Hekimi Kıvanç Cebesoy, aynı şekilde terzilerin ön dişleri arasında tuttukları iğne sebebiyle literatüre “terzi dişi” olarak giren diş ucu erozyonu hakkında bilgi veriyor.

Uzun süreli tekrarlayan alışkanlıklar diş üzerinde kuvvetin uygulandığı bölgede 3-4 ay gibi kısa sürede aşınmaya neden olur.  İlk bakışta kırıkmış gibi gözüken diş uçları son yıllarda sadece ön dişler için üretilen kompozit dolgu sistemleri (bonding) ile 5 dakika gibi kısa sürede tamir edilebilmektedir.  Kullanılan kompozitler diş üzerinde bukalemum etkisi yaratarak, dişin sağlam kısmı ile muhteşem bir uyum sağlar  ve aslından farkı anlaşılmaz. Diş minesinesi gibi sert kompozit materyal sayesinde, diş daha dirençli bir yapıya kavuşur.

Kompozit dolgu sisteminin faydaları

• Çürük, kırık yada erozyon olan bölgeye lokal olarak, dişe zarar vermeden direkt  uygulanabilir.
• Renk uyumu ve cilalanabilir özeliğinin yüksek olması nedeniyle sağlıklı diş dokusu ile birebir uyum sağlar.
• Kusurlu bir yada iki diş yüzünden bütün ön dişlerin değişmesi gerekmez.
• Tek bir dişteki kusur diğer bütün dişleri refere edecek şekilde hastanın moralini bozabilir.  Kusurn ortadan kaldırılması ile güzel bir gülüşe sahip olabilir.
• Uygulama süresi kısadır.
• Porselen ve lamine dişlere göre oldukça ekonomiktir.

Vitaminlerin alzheimer ve demans üzerindeki etkisi

Vitaminlerin alzheimer ve demans üzerindeki etkisi


Erciyes Üniversitesi Tıp  Fakültesi Nöroloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Emel Köseoğlu, son  yıllarda yapılan araştırmalarda vitamin B12 ve folik asit eksikliğinin  homosistein denilen maddenin vücutta fazlalaşmasına yol açtığının tespit  edildiğini, bu maddenin fazlalaşmasının sinir hücrelerine zarar vererek demansa  (bunama) neden olduğunu bildirdi.
 
Prof. Dr. Köseoğlu, ”Patogenez Alzheimer Hastalığı ve Vasküler Demans”  adlı, ABD’de yayımlanan iki kitapta yer alan, vitaminlerin Alzheimer hastalığı ve  demans üzerindeki etkisini konu alan makalesiyle ilgili olarak  bilgi verdi.
 
Genel olarak 65 yaş üzerindeki kişilerin yüzde 10’unda demans görüldüğünü  belirten Köseoğlu, Türkiye;de yeterli çalışma olmamasına rağmen yaklaşık 250 bin  demans hastası olduğunun tahmin edildiğini söyledi.
 
Köseoğlu, demansın en sık görülen nedeninin alzheimer hastalığı olduğunu  ifade ederek, sistemik risk faktörlerine bağlı olarak beyinde gerçekleşen  vasküler (damarsal) olayların da sık görülen demans nedenleri arasında yer  aldığını kaydetti.
 
Demansın yaşam kalitesini bozarak bakıma muhtaç hale getirdiğini, ölüme  neden olduğunu belirten Prof. Dr. Köseoğlu, şöyle konuştu:
 
”Çağımızda çevresel kirlenme, yaşam süresinin uzaması, vasküler ve  metabolik hastalıkların artması gibi nedenlerle demans hastalığı önemli bir  toplum sorunu haline gelmiş durumdadır. Önümüzdeki 50 yılda dünyada hasta  sayısının üç kat artarak 75 milyona ulaşacağı düşünülüyor. Bu yüzden hastalığın  tedavisi kadar korunma konusuna da önem vermek gerekiyor. Bu bağlamda vitaminler,  vücuttaki birçok biyokimyasal olayda görevli oldukları için dikkati çekmiştir.”
 
Köseoğlu, birçok çalışmada vitamin eksikliğinin demansa neden olduğunun  belirlendiğini ancak demans hastasının beslenme düzeninin değişip daha az  vitaminli yiyecekler almış olması sonucu da vitamin eksikliği gelişmiş  olabileceğini söyledi.
 
A, C ve E vitaminlerinin antioksidan olduğunu belirten Prof. Dr.  Köseoğlu, şunları kaydetti:”Antioksidasyon sinir hücrelerinin korunması ve fonksiyonlarının  düzeltilmesinde faydalı bir mekanizmadır. Bu vitaminlerin kan seviyeleri ile  demans arasındaki ilişkisi pek çok çalışmada saptanmıştır. İzlem periyodu ile  yapılan çalışmalar yeterli sayıda ve nitelikte değil. Fakatgenellikle bu  vitaminlerin tedaviden çok önlemede etkili olduğu şeklinde sonuçlar var. Bazı  yayınlar bu vitaminlerin hap şeklinde takviyesinden ziyade diyetle birlikte  alınmasının doğru olduğunu bildiriyor. Bu durum vitaminlerin meyve ve sebzede  daha çeşitlilik göstermesi ve vitaminlerin meyve, sebzenin içindeki flavonoid  gibi başka maddelerle etkileşmesine bağlanıyor.”
         
K vitamini eksikliği
Sinir hücresinin metabolizması ve işlev görmesi için B vitaminlerine  gerek duyduğunu söyleyen Köseoğlu, ”B vitaminlerinin pek çok çeşidi var.  Bunların hepsi sinir fonksiyonları için gerekli ama içlerinde vitamin B12 ve  folik asit, üzerinde en çok araştırma yapılanlarıdır. Son yıllarda bu  vitaminlerin eksikliğinin ayrıca homosistein denilen maddenin vücutta  fazlalaşmasına yol açtığı tespit edilmiştir. Bu maddenin fazlalaşması sinir  hücrelerine zarar vererek demansa sebep olmaktadır” diye konuştu.
 
Prof. Dr. Köseoğlu, yaşlılarda yüzde 3-60 vitamin B12 eksikliği, yüzde 30  folik asit eksikliği görüldüğünü belirterek, şunları kaydetti:
 
”Plasebo kontrollü çalışmaların sonuçları birbiriyle çelişkili. Bu  vitaminlerin demansı önlediği ve tedavisinde işe yarayabileceğine dair ciddi  çalışmalar da var. 60 yaş üzeri, homosisteini yüksek, vitamin B12’si normal 800  kişi üzerinde yapılan çalışmada, folik asit alan kişilerin plasebo alanlara göre  üç yıl sonunda bilişsel fonksiyonlarının daha iyi olduğu gözlemlenmiş.”
 
Köseoğlu, son yıllarda K vitamini eksikliğinin de demansa sebebiyet  verebileceği üzerine hipotezler oluştuğuna dikkati çekerek, ”Vitamin K eksikliği  de yaşlı kişilerde sıkça görülen bir durum. Bu konuda da çalışmalar yapılması  planlanıyor” dedi.
         
Multivitamin haplarının etkisi
Multivitamin haplarının demans ve bilişsel işlevler üzerine etkisinin de  ayrı bir merak konusu olduğunu kaydeden Prof. Dr. Köseoğlu, şunları söyledi:
 
”Bu preperatların sağlıklı kişiler üzerine etkisiyle ilgili yapılmış iki  çalışma var. Biri sağlıklı 220 yaşlı kadında yapılmış. Altı aylık multivitamin  hapı kullanımı sonrası, öncesine göre bilişsel işlevlerde anlamlı bir fark  görülmemiş. Bu çalışmanın izlem süresinin yetersiz olduğu düşünülüyor. Bir diğer  çalışma yaşlı 910 sağlıklı kadın ve erkek üzerinde yapılmış. Bunların yarısı  vitamin hapı, yarısı plasebo aldığında, multivitamin preparat kullanan bazı  grupların (75 yaş üzeri ve iyi beslenemeyen gruplar) bazı testlerde bu 
kullanımdan fayda gördükleri gözlendi. Az sayıda alzheimer hastası üzerinde  gerçekleştirilen çalışmalarda ise multivitamin haplarının bilişsel fonksiyon,  duygu durumu ve günlük fonksiyonlar açısından hastalara fayda sağladığı tespit  edilmiş. Konuyla ilgili  daha fazla hasta üzerinde çalışma yapılması  gerekiyor.”


15 Temmuz 2012 Pazar

Anneanne yoğurdu tüketin!


Anneanne yoğurdu tüketin!

Hayatımıza son dönemdeki tartışmalarla giren laktoz intoleransı aslında hayatımızda yıllardır var olan bir rahatsızlık. Laktoz intoleransı ile ilgili merak edilenleri ve laktoz intoleransı ile süt alerjisi arasındaki farklılıkları Hisar Intercontinental Hospital Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Birol Saral’a sorduk.
Laktoz intoleransı nedir?

Laktoz sütte bulunan bir tür şekerdir. Bu şekeri ince barsağımızda bulunan laktaz enzimi parçalar ve bağırsaktan geri emilebilir hale getirir. Çok nadir de olsa bazı kişilerde doğumsal olarak bu enzim yoktur. Birincil laktoz intoleransı laktaz enziminin aktivitesinin (yaptığı işlevde) göreceli olarak anne karnındaki son günlerde artmaya başlaması ve 3 yaşından sonra azalmaya başlamasıyla ilintilidir. Laktoz intoleransı erken doğumlarda, çocuk (3 yaşından büyük) ve erişkinlerde beklenen bir olaydır. Dünyada ortalama olarak beyaz ırktan yetişkinlerin % 15, Asyalı yetişkinlerin % 40 ve Amerika’daki siyahilerin % 85’inde barsak laktaz enzimi eksikliği vardır. Eğer bu enzim barsağımız da yok veya aktivitesi az ise barsağa gelen laktoz parçalanmadan kalın barsağa geçer ve burada normalde bulunan mikroplar tarafından parçalanır. Bu da karında şişlik, ağrı ishal ve kusmaya neden olur. Okul ve okul öncesi çocuklarda dönemsel olarak göbek etrafında ağrı görülür.
Teşhis nasıl konulur?

Genellikle diyetten sütü geçici olarak çıkardığımızda şikayetlerin gerilemesiyle teşhis konulur. Hasta süte laktaz enzimi ekleyerek veya laktozsuz süt tüketerek tedavi edilir. Ayrıca eskiden anne ve anneannelerimizin mayaladığı yoğurtlarda canlı mikrop vardı, bu mikroplar laktaz ürettiği için laktoz intoleransı olan kişilerce tüketildiğinde hiçbir rahatsızlığa sebebiyet vermiyordu.
Süt alerjisi ve laktoz intoleransı arasındaki benzerlik ve farklılıklar nelerdir?
Süt alerjisi vücudumuzun sütteki proteinlere karşı vermiş olduğu aşırı tepkidir. Sindirim sistemi dışındaki sistemlerde de (cilt, akciğer…) bulgu verebilir ve genellikle 3 yaşından küçüklerde ortaya çıkar. Laktoz intoleransı ise sadece sindirim sisteminde bulun laktaz enzimi aktivitesi ile ilgilidir, sadece sindirim sisteminde bulgu verir ve her yaşta ortaya çıkabilir.
Süt içildikten sonra görülen karın ağrısı kişinin laktoz intoleransı veya süt alerjisi olduğu anlamına gelir mi?
Her süt içtikten sonra ortaya çıkan karın ağrısı, kusma ve ishal süt alerjisi veya laktoz intoleransına bağlı bir sonuç değildir. Sütün sağıldıktan sonra bizim soframıza gelinceye kadar geçirdiği süreç çok önemlidir. Eğer sütü alınan hayvan veteriner kontrolünden geçmedi ise, sağıldıktan sonra süt açık bir şekilde dışarıda, sıcakta bekletildi ise, mandıra transportu esnasında uygun transport edilmedi ise, pastorizasyon işlemi (hızlı kaynatılıp-soğutulma) uygun olmadı, paketleme işlemi, dağıtımı ve son tüketiciye verilmeden önce depolama koşulları yanlış ise pek çok hastalığı beraberinde getirebilir. Sütten listeriya, brusella, stafilokokus, salmonella, şigella ve tüberküloz mikropları rahat bir şekilde üreyip bizlere bulaşabilir. Yani, sütün hijyenik bir şekilde üretilip tüketilmesi çok önemlidir.

Enerjiyi artırmanın yolları


Enerjiyi artırmanın yolları

 
Kahvaltı yapın
 
Kahvaltı için çok mu meşgulsünüz? Bir dilim tam buğday ekmeğinin üzerine sürülmüş light krem peynir veya kahvaltılık gevreklerle süt ya da bir kutu probiyotik yoğurtla taze meyve,  10 dakika içinde enerjinizi yükseltir.
 
Ne kadar yoğun olursanız olun, sadece 10 dakikanızı ayırarak tükenmiş enerjinizi geri kazanabilir, modunuzu düzeltebilir ve günün geri kalanını böyle geçirebilirsiniz.
 
Aldığımız besin öğeleri enerjimiz üzerinde oldukça etkili. Enerjiyi yükseltmek için en iyi çözümlerden biri; protein bakımından zengin, yağ vekarbonhidrat içeriği düşük besinler tüketmek. Balık, tavuk, hindi, kırmızı et, peynir, süt, yoğurt, yumurta,  kurubaklagiller protein açısından zengin yiyecekler arasında. Bor içeren yiyecekler de enerji toplanmasına yardımcı. Elma, üzüm suyu, avokado ve   brokoli borun iyi   kaynakları arasında.
 
 Yeterli E vitamini, demir,  potasyum, çinko ve magnezyum almanız da önemli. Ceviz,  fındık, badem gibi yağlı tohumlar odaklanmayı sağlar. Limon, portakal, kivi ve çilekse algılama yeteneğini artırır.
 
 
Peki başka ne   yapabilirsiniz?
 
Güneş ışığından faydalanın: Öncelikle dışarı çıkın, tazeliği içinize çekmek için derin nefes alın ve  10 dakika boyunca güneş ışığından faydalanın. Böylece vücudunuz D vitamini sentezi yapmaya başlayacak, aynı zamanda güneş, serotonin seviyenizi  yükselterek kendinizi mutlu hissetmenizi ve gece iyi uyku çekmenizi sağlayacak.
 
Yeşil çay için: İçerdiği yüksek  orandaki anti-  oksidanlarla genel sağlığa yardımcı. Kalp hastalıkları ve bazı kanser  türlerinin riskini azaltır. Günde  3-4 fincan içmenizi tavsiye ederim.
 
Çikolata yiyin: İçeriğindeki kafeine bağlı olarak uyarıcı etki gösteren bir besin. Aynı zamanda hem hafızayı destekliyor hem de kardiyovasküler riski azaltıyor. Yüzde  70 kakao içeren 20 gr. bitter  çikolata, azalan enerjiyi artırır.
 
 
Merdivenleri kullanın: 10 dakika boyunca merdiven inip-çıkmak, kalbinizin kan pompalama hızını artırır. Genelde birçoğumuz merdivenleri kullanmak yerine asansöre binmeyi tercih  ederiz ancak hızlı adımlarla inip-çıkmakta fayda var.
 
Su molası verin: Su, vücudunuzu temizler. Günde 8-12 bardak su tüketilmesi önemli. Yetersiz alımında; performansta azalma, vücut ısısının artması, konsantrasyon düşüklüğü, uyku hali, yorgunluk ve halsizlik gelişir. Mineral bakımından zengin maden suyuyla taze meyve  sularını karıştırarak  içtiğinizde enerjiniz  yükselir.
 
 
Vücudunuzu  esnetin: Tüm gün masa başında oturmaktan bunaldıysanız enerjinizi artırmak için kaslarınızı harekete geçirin. Sandalyenizden kalkın ve  10 dakikalık kısa yürüyüşler yapın.
 
Otomatlardan uzak durun: Tatlı ve karbonhidratlar enerjinizi artırabilir ancak kısa süreliğine. Bunun için protein içeren bir ara öğün seçmek her zaman daha akıllıca olur, böylece daha uzun süre enerjik olabilirsiniz. Grissini ve peynir, elmanın üzerine sürülmüş bir parça fıstık ezmesi işinize yarar. Eğer evdeyseniz light süt veya soya sütü, taze meyve, bir yemek kaşığı toz keten tohumu ve biraz buz ekleyerek kendinize enerji bombası bir içecek hazırlayın.  Enerji toplamak için vücudumuz kadar ruhumuzun da şımartılmaya ihtiyacı var. Nane, lime, greyfurt kokuları enerjiyi artırabilir. Bunun için 10 dakikalığına gözlerinizi kapatın ve kokuları içinize çekin veya oda spreyi kullanın.

14 Temmuz 2012 Cumartesi

Yağ yakıcı yeşil çay


Yağ yakıcı yeşil çay

Yemek alışkanlıklarına bağlı ortaya çıkan şişmanlıksorunlarında çayın polifenolik bileşenlerinin (çay kateşinleri), bilhassa epigallokateşin gallat-EGCG, etkili olabileceğine dair laboratuvar sonuçları yer alıyor.
Yeditepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmakognozi ve Fitoterapi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Erdem Yeşilada,  yapılan çalışmalarda polifenolik bileşenler bakımından zenginleştirilmiş yeşil çay ekstresinin esmer adipoz dokuda yağların yakılmasını artırdığını belirtiyor.
Yapılan klinik deneyler sonucunda yeşil çay ekstrelerinin fazla enerji harcanmasına yönelik etkisi olduğu kanıtlanmış olup  karaciğer yağ metabolizmasını hızlandırdığı, dolayısıyla şişmanlamayı önleyici etkisi olduğu görülmüştür.  Yeşil çay kafein ile birlikte uygulandığı 24 saatlik süreçte, enerji tüketimini artırdığı ve 3 ay süre ile uygulanması durumunda vücut yağ oranını düşürdüğü tespit edilmiş. 

Utanma, her 3 kadından 1’i bunu yaşıyor


Utanma, her 3 kadından 1’i bunu yaşıyor

Menopoz öncesi dönemde her 3 kadından 1’inde, menopoz sonrası dönemde ise her 2 kadından 1’inde idrar kaçırma gözleniyor. Kadınlarda sık görülen hastalıklardan biri olan idrar kaçırma için hekime başvurma oranları ise çok düşük. 
 
İdrar kaçırmanın kadınların hayat kalitesini düşürürken gündelik hayatlarını da ciddi derecede zora soktuğuna dikkatleri çeken Universal Aksaray(Vatan) Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Onur Parlak ve Üroloji Uzmanı Op. Dr. Erkan Erdem, hemen her yaşta değişik nedenlere bağlı olarak ortaya çıkabilen idrar kaçırmanın ancak 2 yaş altı ve 85 yaş üstünde kabul edilebilir bir durum olduğu ve bunun dışındaki yaş gruplarında idrar kaçırmanın mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalık olduğu konusunda uyarıda bulundu. 
 
Universal Hastaneler Grubu’na bağlı Universal Aksaray (Vatan) Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Onur Parlak, hastalığın stres ve aciliyet hissi olmak üzere iki tipi olduğuna dikkat çekerken, “Aciliyet hissi olan hastaların yüzde 90'ını ilaç tedavisi ile rahatsızlıklarından kurtulabiliyor. Stres tipli idrar kaçırmalarda ise kalça çevresindeki kasların çalıştırılarak güçlendirilmesi ya da ilaç tedavisi gibi yöntemlerin fayda etmediği durumlarda cerrahi tedavilerin gündeme getiriyoruz” dedi.
 
“Sabah ameliyat olan hastalar akşam evlerine dönebiliyor”
 
Kadınların sosyal hayatını ve gündelik yaşantısını olumsuz yönde etkileyen bu hastalığın tedaviye kısa sürede yanıt verdiğini belirten Universal Aksaray (Vatan) Hastanesi Üroloji Uzmanı Op. Dr. Erkan Erdem “Öksürürken, hapşırırken ve kahkaha atarken bile şiddetli bir şekilde idrar kaçıran ve ped kullanmak zorunda kalan hastalar yaklaşık 15-20 dakika süren ameliyat ile komplikasyonolmaması durumunda operasyonun gerçekleştiği gün taburcu olup ertesi gün normal hayatına geri dönebiliyor. Ameliyat olan hastalar taburcu olduktan hemen sonra idrar kaçırma problemlerinin ortadan kalktığını ve hayat kalitelerinin yükseldiğini büyük bir mutlulukla ifade ediyorlar” dedi.
 
Multi-disipliner yaklaşımla hem kadın hastalıkları hem üroloji branşlarının uzmanlığında tedavi edilen idrar kaçırmayı her 3 kadından 1’inin yaşadığına dikkat çeken hekimler tedavi için geç kalmaması konusunda uyarıyor.

Ayak ve Taban Rahatsızlığı


Ayak ve Taban Rahatsızlığı

Ayaklarımız bizi taşıyan, yürümemizi, koşmamızı ve günlük işlerimizle ihtiyaçlarımızı gideren son derece organize bir sistem. İşte bu nedenle, bu sistemi oluşturan kaslarımız, tendonlarımız, kemik ve eklemlerimiz çok ama çok önemli. Ancak, her gün üzerinde yürüdüğümüz doğal olmayan sert yüzeylere bağlı olarak bu taşıyıcı sistemin biyomekaniği giderek bozulmakta, yaşlandıkça da hasar görmekte ve çok ciddi sorunlara yol açabilmektedir.
Peki bu rahatsızlıklar nelerdir ve bunları önleyebilmek veya tedavi edebilmek mümkün müdür?
Ayaklarda görülen en sık şikayetler şunlardır:

Topuk Ağrısı

Dinlenme esnasında ortaya çıkan ve ağırlık taşımanın ilk sürelerinde devam eden, hafiften keskine doğru bir ağrıdır. Sabahları yataktan kalkarken çok daha belirgindir.
Tedavi: Ayak üst kemerini yükseltmek ve gerilimi azaltmak için hazır tabanlık veya kişiye özel ayak tabanlığı. Diğer bir yöntem de germe egzersizi ve buz tedavisi ( 20 dakika – günde birkaç kez ) ya da doktorunuzdan iltihap önleyici ilaçlar önerilir.

Yorgun ve Ağrıyan Bacaklar

Kişi, özellikle uzun süre ayakta kaldıktan sonra baldır bölgelerinde ve dizlerin arkasında adale ağrısı ve yorgunluk hisseder.
Tedavi: Ayak tabanlıkları (hazır veya kişiye özel ) ve germe hareketleri.

Düztaban

Kişi, ayaktaki aşırı içe dönmenin neden olduğu ayak kemeri çökmesi ve uzamasından şikayet eder. Fonksiyonel düz tabanlık oldukça yaygındır. Genellikle ayak duyarlılığı ve genel bacak yorgunluğundan vücut ağrılarına kadar belirtiler gösterir.
Tedavi:Kişiye özel ayak tabanlıkları kesinlikle önerilir. Ayrıca kalf adalesini germe ve buz tedavisi önerilir.

Bunyon

Sıkan veya iyi uymayan ayakkabılar giyildiğinde, başparmağın yan tarafında ve parmakla ayağı birleştiren eklem boyunca oluşan içi sıvı dolu kesenin kızarması ya da şişmesi bunyon olarak adlandırılır. Bazı bunyonların nedeni çarpma veya eklem iltihabıdır. Bunun sonucunda başparmağın geriye doğru çekilerek çıkıntı şeklinde eğrildiği görülür.
Tedavi: Kişye özel ayak tabanlıkları aşırı pronasyonu kontrol eder, ayak bölgesindeki yükü ve başparmağın sapmasını azaltırlar. Bazen ameliyat gerekebilir. Ameliyattan sonra ortopedik tedavi her zaman gereklidir. Ayrıca parmak egzersizleri de önerilir.

Diyet ile zayıflama


Diyet ile zayıflama düşündüğünüz kadarda kolayolmayabilir, zira bazı insanların metabolizmaları hızlı bazılarının yavaştır. Bu sebeple metabolizması hızlı olanlar hızlıca diyetle kilo verebilir ancak yavaş olanlar sadece diyetle zayıflayamaz. Yavaş metabolizmalı kişiler için sporyapmak şarttır..
diyet ile zayıflamaMetabolizması yavaş olan kişiler öncelikle kendilerini sürekli hareket etmeye zorlamalılardır. Yürüyen merdivenler yerine, asansörler yerine normal merdivenleri tercih etmeliler. Evde veyaişyerinde küçük işleri başkalarından istemekyerine kendileri yapmalı, sürekli hareket etmeye kendilerini zorlamalılardır.
Diyet ile Zayıflama
Hızlı bir metabolizmaya sahip olanlar ise diyetle zayıflama konusunda çok daha başarılıdırlar. Diyet yapmaya karar verenlere önerimiz, bol su tüketmeli, form bisküvilerini yanlarında taşıyıp acıktıklarını hissettiklerinde sadece bir tane bisküvi yedikten sonra yemek vakti gelene kadar idare etmeye calışmaları olacaktır.
Ayrıca akşam 8 den sonra yemek yememeli, sabah kalktıklarında ise, ılık su içmeleri gerekir.

Cilt Lekesi Tedavisi


Cilt Lekesi Tedavisi: Güneş ışınlarının etkisi ileoluşan pigment artışı, ciltte geniş leke görüntüleri oluşturur. Ayrıca sivilce izleri, hamilelik, aşırı antibiyotik kullanma, yanlış kozmetik ürünleri gibisebepler, ciltte lekelerin oluşmasına neden olmaktadır.
Bitkisel ürünlerle lekeler, çeşitli yöntemlerle birsüre içersinde kalıcı sonuçlara ulaşıyor. Aynı zamanda bu bitkisel ürünler uygulanırken ciltte herhangi bir tahriş veya kızarıklık yapmaması avantajdır. 3 ay düzenli uygulanan bitkisel peelinglerle, ciltte yeniden yapılanma ve lekelerinbüyük ölçüde açıldığı gözlemlenir.
Kimi lekeler, sivilce izleri ve benzeri tarzıaki sorunların halledilmesi için, üst derinin bir tabaka temizlenmesi zorunludur. Peeling adını verdiğimizcilt soyma işlemini bitkilerle uygularken, kesinlikle cilde aşırı bir uygulama yapılmamalıdır. Ciltyapısına uygun bitkisel kürlerle bu işlem uygulanmalıdır.
Yağlı Ciltler için Bakım
Öncelikle cilt, bitkisel bir temizleme jeli iletemizlenmeli, arkasından ince bir tabaka kayısı yağı sürülmelidir. Birer avuç kekik, papatya, limon ve biberiye bitkileri, 1/2 lt. gülsuyunda, bir taşım kaynatılarak süzülür.Daha sonra 2 avuç yeşil kilin içerisine, süzülen bitki ekstresi ile katı bir bulamaçile oluşturulur. Bir kahve kaşığı adaçayı esansı ilave edilir. Hazırlanan bu karışımile 4 hafta, haftada bir olmak üzereuygulanır. Bu uygulama sonrasında bitkisel tonik ve nemlendiricisi sürülmelidir.
Kuru Ciltlere, cilt lekesi bakımı
Cilt yapısına uygun bir temizleme sütü ile cilt temizlenmelidir. Arkasından göz altı hariç tüm cilde avokado veya jojoba yağı sürülüp emilimi beklenmelidir. Birer avuç at kuyruğu, mücver çiçeği, birparça avakado meyvesi, papatya ve hatmi bitkileri 1/2 lt. gülsuyunda bir taşım kaynatılarak süzülür. Hazırlanan bitki ekstresi, 2 avuç toz yosun veya soya unu ile bulamaç yapılarak, içerisine bir tatlı kaşığı arı sütü ilave edilmelidir. Haftada bir gün olmak üzere 4 hafta boyunca bu maske uygulaması yapılmalı, daha sonra bitkisel bir onarıcı ürün sürülmelidir.

Kalp Krizi Belirtileri


Belirtiler nelerdir? Kalp krizi geçirildiğini nasıl anlarız ve ne yapmalıyız..
Kalp krizi belirtileri çok çeşitlidir ancak en çok rastlanılanı ise göğüs ağrısıdır. Kalbi besleyen damarlarda meydana gelen darlıkla birlikte tıkanıklığın meydana getirdiği göğüs ağrısına ise angina pektoris adı verilir.
Bir bölgeye yeterli kan gitmediğinde, o bölgenin sinir ucları yeterli oksijen alamaması ağrıya sebep olur.
Kroner damar hastalığında, daralan ve tıkanan damarın oksijen ilettiği yere yeterince kan gitmemesi sebebiyle sinir uçlarının uyarılmasına bağlı ağrılar oluşur. Aynı zamanda, şeker hastalarınında ilereyen durumlarda sinir uçlarında bozulma gerçekleşebilir. Bu nedenle hastalar ağrı hissetmeyebilir. Şeker hastası yani diyabet olan hastalar bu konuya dikkat etmesi gerekir.
Kalp hücrelerinin yaşaması için, gerekli olan kan sağlanmazsa, bu kansızlığa hiç bitmeyen şiddetli göğüs ağrılarıda eşlik eder. Bu olayın sonunda kalp hücreleri ölür ve tıp dilinde bu olaya ENFARKTÜS adı verilir. Enfarktüs alanında canlı hücre kalmadığında ağrı ortadan yok olur çünkü his kalmaz. Kısacası yeterli kan gitmeyen bölgede canlı hücre varsa eğer ağrı söz konusudur.
Bu yazı kalpkrizi.gen.tr adresinden alıntıdır.